İrfan BAŞARANOĞLU

Tarih: 20.08.2025 21:09

ALMANCI

Facebook Twitter Linked-in

 


ALMANCI 
Yüksel, inşaat tahtalarından yaptıkları masanın kenarına yine tahtalardan bir kürsü çekerek öğle yemeğini hazırlamaya koyuldu. Menülerinde domates, salatalık, biber ve peynir vardı. Önce masanın üzerine birkaç gün öncesine ait gazeteleri serdi, ardından plastik tabaklara sebzeleri doğrayıp yerleştirdi. Tam o sırada dayı oğlu Yalçın, bakkaldan gazoz alıp geldi. Kenarda duran tepsiden çay bardaklarını alarak masaya koydu.
Yalçın, çay bardaklarına gazoz doldururken, Yüksel de sabah kahvaltısı için fazladan aldıkları somunu ikiye bölerek pay etti. İkisi de masaya oturup iştahla karınlarını doyurdular. Yemekten sonra birer sigara yakıp dumanını tüttürmeye başladılar. O esnada Salih Usta’nın sesi yükseldi:
— Nerede kaldınız? İşinizin başına dönün!
Aslında öğle istirahatinin bitmesine hâlâ vakit vardı ama ikisi de sigaralarını çoktan bitirmişti. Yalçın ağır adımlarla Salih Usta’nın yanına giderken, Yüksel masayı toparlamaya başladı. Bardakları, tabakları ve çatalları toplayıp kenardaki tepsinin üzerine koydu. “Bunları akşam paydos edince yıkarım,” diye geçirdi içinden.
Gazeteleri kaldırırken, gözü bir ilana takıldı. Başlık büyük puntolarla atılmıştı:
“Almanya İşçi Alıyor.”
Yüksel gazeteyi özenle katlayıp yatağının başucuna bıraktı ve işinin başına döndü.
Yüksel, bir yandan işini yaparken diğer yandan da gazetede gözüne çarpan haberi düşünüyor, zihninde türlü hayaller canlandırıyordu. “Almanya işçi alıyor…” Bu cümle kulaklarında yankılanıp duruyordu.
O ve Yalçın, Sanat Okulu’nu bitirdikten sonra birlikte inşaatlarda çalışmaya başlamışlardı. Askerden döndükten sonra da aynı mesleğe devam etmişlerdi. Gençliklerinde umutları çoktu; ellerinde bir meslek vardı, yarınları daha aydınlık olacak sanıyorlardı. Fakat yıllar geçtikçe hayat başka türlü şekillendi. Evlenmişler, çocuk sahibi olmuşlardı ama geçim sıkıntısı sırtlarından hiç eksilmemişti.
Yüksel’in dayısı ve yengesi, gelinleri ve torunlarıyla köyde oturuyordu. Köyde yaşam, her zamanki gibi ağır aksak ilerliyordu. Yüksel’in eşi ise babası öldükten sonra annesini yanına almış, köyde onlarla birlikte kalmaya başlamıştı. Yüksel, her kazancını ailesine göndermeye çalışıyor, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak için alın terini hiç esirgemiyordu. Ama ne kadar çalışsa da, evdeki hesap hiçbir zaman çarşıya uymuyordu.
Şimdi okuduğu o haber, ona sanki bir kapı aralıyordu. “Ya gidersem? Ya orada daha çok para kazanır, çocuklarıma daha iyi bir gelecek hazırlarsam? Belki de köyde çile çekmek yerine, onlar için yepyeni bir hayat kurarım,” diye düşündü. Bir an gözünün önüne köydeki çocukları geldi; küçücük ayaklarıyla toprak avluda koşuşturan, elleri nasır tutmuş eşi, başı yaşmaklı kayınvalidesi… İçinde garip bir sıkışma hissetti.
Fakat sonra başka bir ses fısıldadı: “Ya tutunamazsam? Ya orada yapamazsam? Ya ailem benden uzak kalmaya dayanamazsa?”
Gazete haberi gözünde bulanıklaşırken yüreğinde hem korku hem umut büyüyordu. O gün akşama kadar kafasında tek bir cümle dönüp durdu:
“Almanya işçi alıyor…”
O akşam paydos edip kaldıkları inşaat odasına döndüklerinde, ikisi de yorgun argın kendi köşesine çekilmişti. Biraz dinlendikten sonra Yüksel öğlenden kalan bulaşıkları dışarıdaki çeşmede yıkamış bakkaldan akşam yemeği için ekmek alıp gelmişti. Yalçın’da küçük tüpün üzerine koyduğu tavaya domates, biber doğrayıp ikide yumurta kırarak akşam yemeği hazırlamıştı. Öğlen olduğu gibi yine masaya gazete sermişlerdi, Yüksel öğlen katlayıp kaldırdığı gazeteyi özellikle Yalçın’ın önüne sermişti. Yemeklerini bitirip son lokmaları ile tavayı sıyırdıktan sonra tavayı kenara çeken Yüksel Yalçın’a gazeteyi ve o haberi gösterdi:
— Bak, Almanya işçi alıyormuş.
Yalçın göz ucuyla yazıya baktı, sonra Yüksel’e döndü:
— Hımm… Ben de duydum. Arkadaşlardan iki kişi daha gitmeye hazırlanıyormuş. Eee, senin aklından ne geçiyor?
Yüksel derin bir nefes aldı.
— Ne geçecek be Yalçın… Biz burada gece gündüz çalışıyoruz, ama kazandığımız anca karnımızı doyuruyor. Çoluk çocuk köyde, anamız babamız sırtımıza bakıyor. Bir gün olsun rahat yüzü gösteremedik onlara. Belki oraya gidersek, biraz para biriktirir, çocuklarımızı okutabiliriz.
Yalçın bir süre sustu. Başını öne eğmiş, düşünceli düşünceli bir sigara yakarak tüttürmeye başladı. Sonra gözlerini Yüksel’e dikti:
— Kolay mı sanıyorsun? Gurbet… memleketten, sevdiklerinden ayrı kalmak… Hem yabancı dil yok, elin memleketinde nasıl geçiniriz?
Yüksel’in yüzünde kararlı bir ifade belirdi.
— Zor olacak elbet. Ama burada kalırsak daha da zor. En azından çocuklarımızın yüzü güler belki. Bak, ikimiz de aynı işten anlıyoruz. Ustalığımız var. Yalnız gitmeye de gerek yok, beraber gidersek sırtımız yere gelmez.
Yalçın gazeteye yeniden baktı. Gözlerinde hem tedirginlik hem de kıvılcımlanan bir umut vardı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi:
— İyi diyorsun Yüksel… Belki de kaderimiz oradadır, kim bilir.
İki kuzen sessizliğe gömüldüler. Odanın loş ışığında, yataklarına uzanıp daldıkları hayaller, onlara uzun gecenin içinde yepyeni bir yol çiziyordu.
Ertesi gün kahvaltıda tekrar bu konuyu konuşarak karar verdiler. Hafta sonu için ustadan iki gün izin alarak köye gidecek aileleri ile de görüşeceklerdi. 
Yüksel ile Yalçın, köy yoluna düşmeden önce başlarındaki kararı konuştular. İkisi de sessizdi ama gözlerinden belli oluyordu: artık akıllarına bir kurt düşmüştü. Köye vardıklarında ailelerine söylemenin zamanı gelmişti.
Yüksel, köydeki küçük evine girdiğinde çocuklar avluda oynuyordu. Karısı tandırın başında ekmek pişiriyor, annesi ise bir köşede yün eğiriyordu. Yüksel, çocuklarını öpüp kokladıktan sonra eşinin yanına tandırın başına sessizce oturduktan sonra eşine dönüp konuşmaya başladı:
— Hanım… sana bir şey diyeceğim. Belki de hayatımız değişecek.
Eşi şaşkın gözlerle baktı:
— Hayırdır?
Yüksel cebinde taşıdığı gazeteyi çıkardı, başlığı işaret etti:
— Almanya işçi alıyormuş. Başvurursak belki kabul ederler. Oraya gider, birkaç sene çalışır, para biriktiririz. Çocuklar büyürken sıkıntı çekmez, sen de köyde rahat edersin.
Kadının eli titredi, gözleri doldu.
— Yüksel, biz sensiz ne yaparız? Çocuklar babasız kalacak… Hem elin memleketinde kim bilir neyle karşılaşacaksın?
Yüksel, karısının unlu ellerini avuçlarının içine aldı.
— Kolay olmayacak biliyorum. Ama burada kaldıkça, geçim derdinden başımızı kaldıramıyoruz. En azından bir ümit var. Hem Yalçın da benimle gelecek. Yalnız değilim.
O sırada annesi söze karıştı, sesi titriyordu:
— Oğlum, gurbet kolay değil. Gidenin çoğu dönmüyor ya da dönünce bambaşka biri oluyor. Ama yine de sen bilirsin. Çoluk çocuğun geleceği içinse… biz sana engel olmayız.
Aynı akşam, Yalçın da kendi evinde benzer bir konuşmayı yaptı. İlk başta itiraz eden eşi, sonra onun kararlılığını görünce gözyaşlarıyla boyun eğdi.
Pazar akşamı ilçeye dönüp işten ayrılacaklarını ve Almanya’ya gideceklerini Salih ustaya haber verdiler. Gönülsüzde olsa bu durumu kabul eden Salih usta onlara gerekli evrakları toplamaları için izin verdi. Ancak gidene kadar çalışmaya devam edecekler yerlerine adam bulacaklardı. Nüfus kâğıdı suretleri, sağlık raporları, iş tecrübelerini gösteren belgeler… Hepsini büyük bir titizlikle hazırladılar. Köy kahvesinde “Almanya’ya gidiyorlarmış” dedikodusu hızla yayılmıştı. Kimi kıskanıyor, kimi “Allah yollarını açık etsin” diyordu.
Geceleri, Yüksel uyuyamaz olmuştu. Bir yanda çocuklarının yüzü gözünün önünden gitmiyordu; öte yanda, yabancı bir diyarda kazanacağı parayla onları okutacağı, daha iyi bir ev yaptıracağı, belki de köyde adı saygıyla anılan biri olacağı hayali zihninde dönüp duruyordu.
Sonunda gün geldi, başvuruları kabul edildi. İnşaatta yerlerine çalışacak yeni elemanlar da gelmişti. İkisi de hemen köye dönerek hazırlıklara başladılar. Köyde küçük bir vedalaşma yapıldı. Yüksel’in çocukları babalarının boynuna sarılıp bırakmak istemedi. Yalçın’ın eşi gözyaşlarını gizlemek için başını öne eğmişti. İki kuzen bavullarını ve eşlerinin hazırladıkları yollukları omuzlarına alırken, köy meydanında onları uğurlayanların bakışlarında hem gurur hem hüzün vardı.
Ve yolculuk başladı… Önlerinde bilmedikleri bir memleket, arkalarında yarım kalmış hayaller ve sevdikleri vardı.
İstanbul’a vardıklarında doğruca Haydarpaşa Garı’na gidip Berlin’e kalkacak treni beklemeye başladılar. Akşam saat sekize kadar garın içinde ve çevresinde oyalanarak vakit geçirdiler. Gün ilerledikçe gar kalabalıklaşıyor, gidecek yolcular ve onları uğurlamaya gelenlerle ortalık iyice hareketleniyordu.
Tren perona yanaştığında yolcular eşyalarını yerleştirmek için telaşla koşturuyordu. Yüksel trene binip, Yalçın’ın pencereden uzattığı bavulları tek tek içeri aldı. Başka yolcular da aynı şekilde birbirine yardım ediyordu. Bir süre sonra tren, kısa bir düdük çalarak hareket vaktinin yaklaştığını haber verdi.
Peron vedalaşan insanlarla doluydu. Kimi kucaklaşıyor, kimi gözyaşları içinde el sallıyordu. Yüksel ve Yalçın’ın ise onları uğurlayacak kimseleri yoktu; düşünceleri köyde kalan ailelerinin yanındaydı.
Sonunda tren, uzun ve hüzünlü bir düdükle ağır ağır hareket etti. Demir tekerlekler raylar üzerinde gıcırdayarak dönmeye başlarken Haydarpaşa Garı geride kaldı. Daha ilk dakikalarda, ikisinin de içine hasret ve gurbetin sancısı düşmüştü. Türkiye topraklarında olmalarına rağmen, sınırı geçip Bulgaristan’a girdiklerinde asıl gurbetin başladığını derinden hissettiler.
Berlin’e varana kadar çeşitli ülkelerden geçip defalarca pasaport kontrolünden geçtiler. İki gün süren yolculuğun ardından tren nihayet Berlin Garı’na ulaştığında, birçok yolcu valizleriyle perona indi. Kimi orada bekleyen yakınlarının yanına koştu, kimi de kendileri gibi çalışmaya gelmiş gruplara katıldı. Yüksel ve Yalçın, yol boyunca tanışıp sohbet ettikleri birkaç yolcuyla birlikte aynı grubun yanına yöneldiler.
Orada, biri Alman diğeri Türk olan iki kişi ellerinde listeyle bekliyordu. Alman, çatpat bildiği Türkçeyle birkaç şey anlatıyor, Türk olan ise listedeki isimleri tek tek kontrol ediyordu. Bunlar, çalışacakları inşaat şirketinin yetkilileriydi. Yoklama tamamlanınca kalabalık, onları takip ederek garın dışında bekleyen otobüse bindi.
Otobüs, işçileri önce kalacakları misafirhaneye götürdü. Burada yemeklerini yediler, odalarına dağıldılar. O ana dek kimse birbirine fazla bir şey sormamış, sadece söylenenleri yapmıştı. Yatağa uzandıklarında Yüksel, dayı oğluna dönerek, “Bugün yaşadıklarımız bana askere ilk gittiğimiz günü hatırlattı. Askerde de ilk günümüz böyleydi, gurbette de…” dedi. İkisi de buruk bir tebessümle birbirine gülümsedi.
Yemekhanesi ve yatakhanesiyle burası, askeri birlikleri andırıyordu: yan yana dizilmiş uzun masalar, üst üste yerleştirilmiş ranzalar… Çok geçmeden yorgunluk ağır bastı, gözleri kapandı. Ancak sabah arkadaşlarının sesleriyle uyandıklarında kendilerine gelebildiler.
Kahvaltı için yemekhaneye indiler, ardından dün bindikleri otobüse tekrar binerek bu kez çalışacakları inşaat şantiyesine doğru yola çıktılar. Bundan sonra günleri, ekmek paralarını kazanacakları o şantiyede geçecekti.
Pasaportlar ve evraklar Türk yetkilinin elindeydi. Hepsini şantiyedeki bir konteynerin içinde bulunan büroya teslim etmiş, ardından işçileri tek tek çağırarak son işlemlerini yaptırmıştı. İşlemler bitince onları kalacakları konteynerlere götürmüş, daha sonra da inşaata çıkararak yapacakları işleri ayrıntılı biçimde anlatmıştı.
Böylece gurbetin ikinci gününde Yüksel ve Yalçın ilk mesailerine başlamış oldular. İlk günler yorgunluk, yabancılık ve sessizlik içinde geçti. Ama haftalar ilerledikçe hem şantiyeye hem de işlerine iyiden iyiye alıştılar.
Akşamları yorgun argın konteynerlerine döndüklerinde köylerini, ailelerini düşünmeden edemiyorlardı. Bazen hasretlerini birkaç satırlık mektuplara döker, “iyiyiz, merak etmeyin” diye ailelerine haber yollarlardı. O mektuplar, köy ile gurbet arasında kurabildikleri en değerli köprüydü.
Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Almanya’ya geleli bir yıl olmuştu bile. Artık ikisi de buralara iyice alışmış, yabancılığın yerini yavaş yavaş tanıdıklık almıştı. Maaşları da ilk günlere göre artmış, sonunda birlikte eşyalı bir ev kiralayarak düzenlerini kurmuşlardı.
Yüksel, birkaç ay sonra Türkiye’ye gitmeyi planlıyordu. Bu düşüncesini Yalçın’la da paylaşmış, hatta bir araba almayı ya da kiralamayı, böylece izne arabayla birlikte gitmeyi düşündüğünü söylemişti. Yalçın da bu fikre sıcak bakmış, birlikte yapacakları yolculuğun hayalini kurmaya başlamıştı. Ancak önlerinde bir engel vardı: İkisinin de ehliyeti yoktu.
Bunu çözmek için vakit kaybetmeden bir sürücü kursuna yazıldılar. Birkaç ay süren derslerin ardından ehliyetlerine kavuştular. Artık zaman zaman günlük araba kiralıyor, birlikte şehir dışına çıkıp gezintilere gidiyor, yabancı bir memlekette dahi olsa özgürlüğün ve temiz havanın tadını çıkarıyorlardı.
Aradan aylar geçmiş, Türkiye’ye gitme hayalleri bir süreliğine ertelenmişti. Artık iki yılı aşkın süredir Almanya’daydılar. İş temposunun biraz hafiflediği bir dönemde, nihayet ikisi de izin alıp bir araba kiraladılar. Arabanın bagajını türlü hediyelerle doldurmuşlardı: çikolatalar, kokulu sabunlar, şampuanlar, kremler… Ne buldularsa sevdiklerine götürmek istemişlerdi.
Bulgaristan sınırından Türkiye’ye girdiklerinde, biraz yol aldıktan sonra arabayı kenara çekip derin bir nefes aldılar. Memleketin kokusu, havası ciğerlerine dolarken gözleri parladı; ikisi de uzun süredir bastırdıkları özlemin ağırlığını bir anlığına omuzlarından indirmiş gibiydi. Arabayı dönüşümlü kullandıkları için fazla yorulmuyorlardı.
Gece Bolu’da bir otelde konaklayarak dinlendiler. Sabah kahvaltılarını yaptıktan sonra yeniden yola koyuldular. Akşamüstüne doğru köylerine vardıklarında kalpleri yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu.
Köy kahvesinin önünden geçerken, içeridekiler hemen onları fark etti. Kahve kalabalığı hareketlendi; kimisi imrenerek, kimisi de biraz kıskanarak, “Bizim Almancılar geldi!” diye seslendi. O sırada Yalçın’ın babası da kahvede bir köşede oturuyordu. Kahveci, müjdeyi vermek için hemen yanına gidip,
— Oğlun geldi, Almancı oğlun geldi! diye seslendi.
Bir anda heyecanla ayağa kalkan baba, kahvede oturmayı bırakıp doğruca eve koştu. Yüksel ise önce Yalçın’ı evine bıraktı, ardından direksiyonu kırıp kendi evine doğru yol aldı.
Evin önüne geldiğinde, arabanın sesiyle kapıya çıkan eşi ve çocukları onu görünce sevinçle etrafını sardılar. Çocukları babalarına sımsıkı sarılıyor, bir yandan da “Hoş geldin baba!” diyerek gözlerinin içi gülüyordu. Yüksel çocuklarını tek tek öpüp kokladı, sonra eşine sarılarak hasretle, “Sizi ne kadar özledim bir bilsen…” dedi.
Hep birlikte içeri girdiklerinde Yüksel’in gözü hemen kaynanasını aradı. Onu göremeyince eşine dönüp, “Annen nerede?” diye sordu. O an eşinin yüzü birden gölgelendi, gözleri doldu. Yavaşça oturduğu yerde ağlamaya başladı.
“Annem…” dedi titrek bir sesle, “Dört ay önce vefat etti. Sana haber vermedik, gurbet ellerde ne yapacaktın ki? Nasılsa gelince öğreneceksin diye düşündük…”
Bunca zaman çocuklarına ve eşine hem analık hem babalık yapmış evin bir büyünü yitirmenin acısı ile Yüksel donakaldı. İçine bir ateş düştü. Onu son kez göremeden, helallik isteyemeden kaybetmenin acısı yüreğini parçaladı. 
Biraz dinlendikten sonra arabadan getirdikleri eşyaları indirdi. Yüksel, dayısının elini öpmek için yanına uğradı. Aynı zamanda Yalçın’ın eşyalarını da indirip teslim etti. Evde kısa bir süre oturup hasret giderdiler, sohbet ettiler.
Yüksel, dayısına kasetçalarlı bir radyo ve yanında epeyce kaset getirmişti. Dayısı, hediyeyi görünce çok sevindi; gözleri ışıldayarak radyoyu eline aldı.
— “Bunu hep çalarım, akşamları dinlediğim türkülerle sizi hatırlarım,” dedi.
Teşekkürlerini defalarca dile getirdi; Yüksel’in getirdiği hediyeden çok, onun ince düşüncesi ve gurbette bile akrabasını unutmaması dayısını derinden mutlu etmişti.
Eve gittiğinde, eşi ve çocuklarıyla uzun uzun sohbet etti; birlikte gülüp eğlendiler. Yüksel, getirdiği hediyeleri ortaya koydukça çocukların yüzünde bambaşka bir sevinç beliriyordu. Bir yanda çikolatalarını yerken, diğer yanda yeni oyuncak ve giysileri kurcalıyorlardı. Eşi ise hediyelerden çok, kocasının sağ salim yanında olmasına sevinmişti. Onun varlığı, evin havasını değiştirmiş, sanki bütün odalara yeniden neşe yayılmıştı.
Yüksel, onları böyle mutlu görünce içi huzurla doluyordu. Fakat kafasının bir köşesinde ağır bir düşünce vardı: Eşi ve çocukları, başlarında onları koruyup kollayacak bir büyüğü olmadan nasıl idare edeceklerdi? Gerçi dayısı vardı ama onun da kendine ait sorumlulukları, yükleri vardı.
O gece yatağa uzandıklarında, bu düşüncesini eşine açtı.
— “Sen ne dersin?” dedi. “Ben gurbetteyken siz burada yalnız kalıyorsunuz… İçim hiç rahat etmiyor.”
Eşi derin bir nefes aldı.
— “Kaç aydır nasıl yaşıyorsak öyle devam ederiz,” dedi kararlılıkla. “Merak etme, Allah yardım eder.”
Ama Yüksel’in içine bir türlü su serpilmedi. Eşinin metaneti ve güven verici sözlerine rağmen, gurbetle memleket arasında sıkışıp kalmış yüreği, bu durumu kolay kolay içine sindiremiyordu.
Ertesi sabah uyandığında eşi çoktan kalkmış, kahvaltıyı hazırlamıştı. Çocuklar ise dışarıda oyuna dalmış, evin önünü cıvıl cıvıl kahkahalarıyla dolduruyorlardı. Hep birlikte kahvaltılarını yaptıktan sonra Yüksel, Yalçın’ın yanına giderek onu da aldı ve beraberce kahveye yöneldiler.
Kahveye girdiklerinde köylüler onları “hoş geldiniz” diyerek karşıladı. Sohbet kısa sürede koyulaştı. Yüksel, “Herkese benden çay!” diyerek kahveciye seslendi. Cebinden çıkardığı sarı uçlu sigara paketini ve çakmağını masanın üzerine koydu. Yalçın da onu taklit etti. Masanın etrafında oturanlardan kimi bir sigara yakıp dumanını havaya savurdu, kimi de fazladan bir dal alıp kulak arkasına iliştirdi.
Söz dönüp dolaşıp Almanya’ya geldi. Köylüler merakla sorular soruyor, Yüksel ile Yalçın önce çektikleri sıkıntılardan, dil bilmeden verdikleri mücadeleden ve memleket hasretinden bahsediyorlardı. Ardından biraz da övünerek, gördükleri düzenli şehirlerden, trenlerden, ışıl ışıl caddelerden, modern yaşamdan söz açtılar.
O sırada Yüksel’in dayısı kahveye girmiş, her zamanki gibi köşedeki yerine oturmuştu. Yüksel sigara paketini masada bırakıp çakmağını cebine koydu ve Yalçın’la birlikte dayısının yanına geçti. Uzunca sohbet ettiler. Dayısı, Yüksel’in ailesinin durumunu sordu. Yüksel de aklındaki planı açtı: “Almanya’ya dönünce istek yapacağım, ailemi de yanıma alacağım.” Yalçın da fikrini söyledi, dayısı da düşüncelerini paylaştı.
Akşama doğru kahveden kalkıp evlerine döndüler. Yatarken Yüksel, aklındaki planı karısına açtı.
— Almanya’ya dönünce sizi de yanıma alacağım, dedi.
Karısı endişeyle baktı:
— Biz oralarda ne yaparız? Dil bilmeyiz, yol yordam bilmeyiz...
Yüksel gülümsedi:
— Sanki biz biliyor muyduk? Hem ben varım ya, siz orada daha rahat edersiniz.
Kadıncağız derin bir iç çekti:
— Sen bilirsin... dedi ve kararı ona bırakarak gözlerini kapadı.
Ertesi sabah uyandığında eşi çoktan kalkmış, kahvaltıyı hazırlamıştı. Çocuklar ise dışarıda oyuna dalmış, evin önünü cıvıl cıvıl kahkahalarıyla dolduruyorlardı. Hep birlikte kahvaltılarını yaptıktan sonra Yüksel, Yalçın’ın yanına giderek onu da aldı ve beraberce kahveye yöneldiler.
Bir ayın sonunda izinleri bitmişti. Eşlerinin özenle hazırladığı bulgur, şehriye, tarhana gibi kuru yiyecekler ile bakliyat dolu paketleri arabanın bagajına yerleştirdiler. Köy meydanında aileleri ve komşuları ile tek tek vedalaştılar. Kimi gözyaşlarını tutamazken, kimi de “Allah yolunuzu açık etsin” diyerek sarıldı onlara. Geldikleri yoldan geri dönüyorlardı; fakat bu kez içlerinde başka bir heyecan vardı. Gidiş, dönüşten daha ağır geliyordu insana.
Almanya’ya vardıklarında birkaç gün içerisinde Yüksel konsolosluğa uğrayarak ailesini yanına alabilmek için gerekli evrak ve işlemleri öğrendi. İki ay gibi bir sürede tüm belgeleri hazırlayıp başvurusunu yaptı ve artık Alman makamlarından gelecek cevabı beklemeye başladı.
Günler, işten eve, evden işe giden Yüksel ve Yalçın için yeniden eski rutinine dönmüştü. Yalnız bir fark vardı: Yüksel yakında ailesini getirecekti. Bu durum Yalçın’ı düşündürüyordu. Ya kendine başka bir ev bulacak, ya da yeni bir ev arkadaşı edinerek taşınacaktı. İkisinin de hayatında yeni bir dönem başlıyordu.
Bir akşam eve geldiklerinde posta kutusunda bir zarf gördüler. Önce memleketten gelen bir mektup sandılar, sevinçle zarfı aldılar. Ancak bu seferki farklıydı; üzerinde Alman makamlarının mührü vardı. Yüksel’in yaptığı başvuru kabul edilmişti.
Yüksel, sevinçle haberi Yalçın’a verdi:
— Kabul edilmiş! Ailemi artık yanıma alabileceğim.
Hemen kâğıt kalemi çıkarıp ailesine mektup yazmaya karar verdi. Onlara pasaport işlerini bir an önce halletmelerini, hazırlık yapmalarını yazacaktı. Ayrıca ilçede, kendilerine daha önce yardımcı olan tanıdık birinin ismini vererek işlemleri onun aracılığıyla rahatça tamamlamalarını isteyecekti.
Yemekten sonra, yatmadan önce mektubu dikkatle yazdı, zarfa koydu. Sabah işe giderken postaneye uğrayıp gönderecekti. O gece yatağa uzandığında, içinde tarifsiz bir huzur ve umut vardı. Artık gün saymaya başlamıştı.
Bir sabah birlikte şantiyeye doğru yürürken Yalçın derin bir nefes aldı:
— Bugün içimde garip bir sıkıntı var, sebebini de bilemiyorum… Acaba memlekette bir sorun mu oldu?
Yüksel gülümseyerek omzuna dokundu:
— Dün gece geç yattın, uykunu alamadın ondandır. Boş yere kuruntu yapma.
Ama Yalçın’ın içine çöken ağırlık kolay kolay dağılacak gibi değildi.
Şantiyeye gelip kartlarını bastıktan sonra, çalıştıkları gökdelen inşaatının asansörüne bindiler. Yavaş yavaş yukarıya çıkan asansör onları her zamanki gibi işlerinin başına ulaştırdı. Birkaç saat geçmişti ki aşağıdan gelen bağrışmalar, telaşlı ayak sesleri inşaatın sessizliğini bozdu. Yüksel merakla aşağıya baktığında toplanmış bir kalabalık gördü. İçini bir ürperti kapladı. Hemen asansöre binerek aşağı indi.
Kalabalığa yaklaşmaya çalışırken bazı arkadaşları kollarını açıp onu durdurdu:
— Yaklaşma Yüksel! Görmene gerek yok…
O an kalbi hızla çarpmaya başladı. İçini tarifsiz bir korku sardı. Birden aklına Yalçın geldi. Sesi titreyerek bağırdı:
— Yalçın!..
Kalabalığın arasından gelen sessizlik her şeyi anlatıyordu. Yalçın, çalıştığı kattan aşağıya düşmüş, oracıkta hayatını kaybetmişti.
Az sonra siren sesleri yeri göğü inletti. Ambulans gelip cansız bedeni aldı, hastaneye doğru yola çıktı. Yüksel de peşlerinden koştu ama yapacak hiçbir şey yoktu. Birkaç gün önce içine çöken o sıkıntı, Yalçın’ın sanki kendi kaderini hissettiğinin kanıtı gibiydi. Gurbet ellerde Yüksel’i yalnız bırakıp gitmişti.
Yüksel’e birkaç gün izin verildi. O günler boyunca hastane, konsolosluk, işyeri arasında koşturdu, evrakları tamamladı. Ve nihayet, bir zamanlar gülerek, hayallerle geldikleri memlekete bu kez geri dönüyordu. Fakat bu yolculuk, sevinç değil, acının yolculuğuydu.
Uçak Yeşilköy Havaalanı’na indiğinde Yüksel kargo bölümünde tabutu bekliyordu. Dayıoğlu Yalçın, artık tahtalara çivilenmiş bir kutunun içindeydi. Yüksel muhtarı arayıp haber verdi, sonra da kiraladığı minibüsün üzerine tabutu yerleştirerek köy yoluna düştü. Her kilometre, içine işleyen bir vedanın ağırlığını taşıyordu.
Bu yollardan bugünlerde eşi ve çocuklarının geleceğini düşlemişti. İçinde umut, heyecan ve sevinç vardı. Ne yazık ki kader bambaşka bir yol çizmiş; köye gelişinde geçen seferki gibi yanında sevinç değil, gözyaşı, umut değil, tabutun içinde dayı oğlu vardı.
Akşam üzeri köye girdiklerinde yol boyunca uzanan sessizlik, köyün girişinde toplanan kalabalığın ağlamaklı yüzleriyle birleşti. Yüksel’in gözleri dolmuş, yüreği parçalanmıştı. Dayısı, yengesi, Yalçın’ın eşi ve küçük çocukları, akrabalar ve köylüler hepsi birden gözyaşlarıyla onu karşıladılar. Bir yanda feryat eden anneler, kardeşler; diğer yanda ağır bir hüzün içinde suskun kalan yaşlı gözler…
Minibüsün kapısı açılıp Yüksel aşağı indiğinde kalabalığın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Sanki zaman durdu. Köylüler büyük bir hürmetle tabutu omuzlara alarak camiye doğru yürüdüler. Yüksel, gözyaşları içinde tabutun ardından giderken, eşi ve çocuklarıyla kavuşma hayalleri yerine, dayı oğlunun ardından son yolculuğa eşlik ediyordu.
Almanya’da dini usullere göre yıkanıp tabuta konmuş olan cenaze, köy camisinde kılınan cenaze namazıyla birlikte dualar eşliğinde son yolculuğuna uğurlandı. Tabut mezarlığa taşınırken köyün dar sokaklarında yankılanan hıçkırıklar, ağıtlar ve imamın okuduğu dualar birbirine karıştı. Son toprak atıldığında herkesin yüreğine derin bir boşluk çökmüş, köyün üstüne simsiyah bir hüzün perdesi inmişti.
Birkaç gün sonra Yüksel, dayısıyla oturup uzun uzun konuştu. Hem yapılması gerekenleri anlattı hem de kendisinin neler yapacağını… Gurbetteki hayatın yükünü, köydeki sorumlulukların ağırlığıyla birlikte taşımak kolay değildi. Sonunda derin bir iç çekerek, izninin bittiğini ve artık Almanya’ya dönmek zorunda olduğunu söyledi. Dayısından helallik isteyip müsaade aldı.
Aslında dönüş hazırlıkları çoktan başlamıştı. Eşi günler öncesinden Almanya’ya gideceğini öğrendiği günden beri eşyaları toplamaya başlamış, bavulları hazırlamış ve hepsini bir odaya yığmıştı. Bu acı vefat haberi gelmeseydi şimdi onlar Almanya’da olacaktı. Yola çıkacakları o günün sabahı evden çıkarken Yüksel kapıyı kilitledi, anahtarı dayısına teslim etti. Elini biraz uzun tuttu, sanki o demir parçası değil de köyde bıraktığı bütün anılar elinde kalmış gibiydi.
Yola çıkacakları haberini duyan komşular, akrabalar, köylüler evlerinin önüne çıkmıştı. Kimisi gözyaşlarını gizlemeye çalışıyor, kimisi dua ediyor, kimisi de suskun bakışlarla onları uğurluyordu. Çocuklar, yol kenarında merakla bavullara, ilçeden gelen arabaya, sonra da Yüksel’e bakıyorlardı. Kadınların dudaklarından dualar ve mırıldanan ağıtlar yükseliyordu.
Yüksel, arabaya binmeden önce dayısına sarıldı. Ardından yengesini, kuzenlerini öptü. Köy meydanında ağır bir sessizlik hakimdi; yalnızca vedalaşırken boğuk hıçkırıklar duyuluyordu. Arabaya binip yola koyulduklarında köy, geride kalan bir sessizlik ve gözyaşıyla onları uğurluyordu.
Oysa Yüksel’in içinde bambaşka bir fırtına kopuyordu. Normalde eşi ve çocukları yanında olacağı için sevinç duyması gerekirdi. Fakat acı, o sevinci gölge gibi örtmüştü. Bir yanda ailesiyle birlikte olmanın mutluluğu, diğer yanda gencecik yaşta toprağa verdiği dayı oğlunun acısı… Köy yolları geride kalırken Yüksel’in kalbi, hem gurbete hem de hüzne doğru ağır ağır yol alıyordu.
 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —