Esengül, baharın taze yapraklarını andıran yeşil gözleri ışıl ışıl parlayan, sonbaharın kurumaya yüz tutmuş yapraklarını andıran sarı saçları omuzlarından dökülen, uzun boylu, güzelliğiyle dikkat çeken zeki bir kızdı. Yaşıtlarına göre daha olgun duruyor, köy okulunda herkesin örnek gösterdiği öğrenciler arasında yer alıyordu. Çalışkanlığı ve azmi, öğretmenlerinin gönlünde ona ayrı bir yer kazandırmış; derslerindeki üstün başarısıyla ilkokulu birincilikle bitirmişti.
Öğretmenleri, bu parlak zekânın boşa gitmemesi, üniversiteye kadar uzanan bir eğitim yolculuğuna çıkması için onu daima teşvik ettiler. Ancak Esengül’ün babası Mustafa, kızının okumasına sıcak bakmıyordu. Ona göre köy yerinde bir kız çocuğu okuyup ne olacaktı ki? Er ya da geç evlenecek, koca evinde tarlada, bahçede çalışacak, çocuklarına bakacak, kocasına ve kayınvalidesine hizmet edecekti. Üstelik ailede zaten okuyan biri vardı: kardeşi Ahmet. Mustafa, “Bir evde bir kişi okusun yeter,” der, bu sözü adeta değişmez bir kural gibi tekrar ederdi.
Babasının bu düşüncede olduğunu öğrenen öğretmenleri, bir akşam köy kahvesinde Mustafa’yı karşılarına aldılar. Önlerinde çay bardakları buğulanırken, uzun uzun konuştular. Esengül’ün zekâsından, çalışkanlığından, derslerdeki başarısından söz ettiler. “Bu kız, köyün gururu olur,” dediler. “Okursa hem kendine hem size faydası dokunur.” Sözleri ağır ağır, ama kararlılıkla söylediler. Mustafa başını öne eğip dinledi; ilk başta dirense de, sonunda zorda olsa ikna oldu.
O akşam eve geldiğinde, Esengül’ün gözlerinin içine bakarak,
— Seni kasabadaki ortaokula yazdıracağım, dedi.
Sonra da ekledi:
— Ama ortaokuldan sonra ne olur, bilemem.
Okullar açıldığında Esengül, her sabah kasabaya gidip gelmeye başladı. Yol yorucuydu, hava çoğu zaman soğuk ya da sıcaktı ama o, kitaplarına sarıldıkça bu zorlukları unuturdu. Mustafa ise köyde, doğru dürüst bağı bahçesi, tarlası olmadığından, başka köylülerin işlerinde çalışarak geçimini sağlıyordu. Bu zor şartlarda kızının okumasına gönlü pek razı olmasa da, ortaokulu bitirmesine izin verdi.
Aslında Mustafa’nın kafasında başka hesaplar vardı. Günün birinde Esengül’ü evlendirip başlık parası almayı, böylece hem sofradan bir kaşık eksilmesini hem de eve üç beş kuruş girmesini istiyordu. Ama kızının kararlılığı ve annesi Emine’nin sessiz direnişi, onun önüne set çekiyordu.
Yıllar geçti. Esengül, ilkokulda olduğu gibi ortaokulda da çalışkanlığıyla öne çıktı. Artık lise ve üniversite hayalleri kuruyordu. Üç yılın sonunda, ortaokulu da birincilikle bitirerek diplomasını aldı. O gün akşam eve döndüğünde içi kıpır kıpırdı; sevincini ailesiyle paylaşmak istiyordu.
Diplomasını gururla gösterip,
— Mezun oldum! dedi.
Ailesi memnun oldu ama beklediği gibi büyük bir sevinç göstermedi. Evde garip bir sessizlik vardı. Merakla annesinin yanına giden Esengül, “Ne oldu, neden herkes suskun?” diye sordu. Annesi biraz duraksadı, sonra sessizce, babasının İstanbul’a taşınmak istediğini söyledi. Orada iş bulup çalışacak, köydeki evi ve elde avuçta ne varsa satıp bir gecekondu alarak yerleşeceklerdi.
Esengül’ün gözleri parladı. Bu haber ona umut olmuştu. İstanbul demek lise, ardından üniversite demekti. İçinde şimdiden yeni hayaller filizlenmeye başladı. Fakat annesinin bu habere sessiz kalışı, yüzündeki gölge gibi duran ifade, Esengül’ün aklında bir soru işareti bıraktı.
Babasının planları tıkır tıkır işlemişti. Köyde ne var ne yok satılmış, yılların hatıraları birkaç eşya sandığına sığdırılmıştı. Yolculuğun sonunda İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, dar sokakların arasında kalan ufak bir gecekonduya yerleştiler.
İlk günler, her şey umut dolu başlamıştı. Mustafa, sabah kahvaltısını yaptıktan sonra evden çıkıyor, akşama kadar iş arıyordu. Ancak büyük şehir, düşündüğünden çok daha acımasızdı. Günler geçtikçe hiçbir kapı açılmadı. Ne inşaatta, ne dükkânda, ne de amele pazarında ona iş vardı. Umudu yavaş yavaş tükenmeye başladı. Artık iş aramak yerine mahallenin kahvesine gidiyor, çayını yudumlarken oyalandığı iskambil sesleri arasında vakit geçiriyordu.
Bir gün, kahvede otururken, genç kızların topluca gelip gittiklerini fark etti. Kızlar, kahvenin önünden geçerek aynı yöne doğru ilerliyordu. Merakına yenik düşüp kahveciye sordu. Kahveci, “Şuradaki fabrikaya gidiyorlar,” dedi. “Kadınları, genç kızları çalıştırıyorlar.”
O an Mustafa’nın aklına Esengül geldi. “Belki…” diye düşündü. Akşam eve döndüğünde karısı Emine’ye fabrikanın sadece kadın ve genç kızlardan oluşan işçi çalıştırdığını söyledi. Ertesi sabah Esengül’ü de alıp fabrikaya gidecek, alırlarsa kızını oraya işe sokacaktı.
Mustafa dediğini yaptı; ertesi sabah Esengül’ü fabrikaya götürdü ve kısa bir görüşmeden sonra onu işe yerleştirdi. Her şey öyle hızlı gelişmişti ki Esengül, ne olup bittiğini tam anlayamamıştı. Oysa yakında okullar açılacaktı, kendisi de liseye başlayacaktı.
Fabrikanın içinde ağır bir makine uğultusu vardı. Hava, kumaş ve boya kokusuyla doluydu. Esengül’ü bir tezgâhın başına götürdüler, eline birkaç parça kumaş verip nasıl yapılacağını gösterdiler. O da sessizce, verilen işi yapmaya başladı.
Ama elleri çalışırken, aklı bambaşka yerdeydi. “Ya babam beni liseye göndermeyecekse? Ya bundan sonra hep burada çalışmamı isterse?” Bu düşünce, içini yavaş yavaş sıkmaya başladı. Önüne kumaş parçaları yığıldıkça hayallerinin biraz daha uzaklaştığını hissediyordu.
Gün boyu tezgâhın başında çalışmak, Esengül’ün bedeninden çok ruhunu yormuştu. Parmakları dikiş dikmekten uyuşmuş bir halde fabrika kokusuyla akşam paydos zili çaldığında derin bir nefes aldı. Fabrikanın kapısından çıktığında gökyüzü kararmaya başlamış, sokak lambaları birer birer yanmıştı.
Eve kadar yürürken adımlarını ağırlaştıran şey, yorgunluktan çok kafasındaki düşüncelerdi. “Ya gerçekten liseye gidemezsem? Ya bu, hayatımın geri kalanı olursa?” Kafasında dönüp duran bu sorular, kalbine ağır bir taş gibi oturmuştu.
Eve girdiğinde annesi Emine, mutfakta akşam yemeğini hazırlıyordu. Mustafa, kahvede oyalanmış, henüz gelmemişti. Esengül, kapının önünde bir süre durdu; ne söyleyeceğini toparlamaya çalıştı. Sonra usulca mutfağa girdi.
— Anne… dedi fısıltıyla, “Beni liseye gönderecek mi babam?”
Emine, elindeki kaşığı yavaşça bıraktı. Kızının gözlerindeki endişeyi görünce derin bir iç çekti.
— Bilmiyorum kızım… Ama sen moralini bozma. Belki… belki ikna olur.
Esengül, annesinin dudaklarının titrediğini fark etti. Bu, hiç de umutlu bir “belki” değildi. İçinde bir şeyler kırıldı o an. Ama kırık parçaların arasına gizlice, hâlâ ışıldayan küçücük bir umut sakladı.
O akşam Mustafa eve geldiğinde yüzünde yorgunluk değil, kararını vermiş bir adamın ifadesi vardı. Sofraya oturuldu, yemek yenirken fazla konuşulmadı. Çorba bitip ekmek son lokmasına kadar yendiğinde Mustafa kaşığını bıraktı, ellerini dizlerine vurdu.
— Esengül… dedi, “Senin için iyi bir fırsat çıktı. Fabrika işi iyidir. Elin para görür, kendi ayaklarının üzerinde durursun. Liseye gitmene gerek yok.”
O an, Esengül’ün boğazına bir düğüm oturdu. Sanki odadaki hava birden çekilmişti. Annesi Emine başını eğdi, kaşığını tabağına sürmeye devam etti ama gözleri donuktu.
— Baba… Ben okumak istiyorum, dedi Esengül. Sesi kararlı ama titrek çıkmıştı.
— Okumakla karnın mı doyacak? diye karşılık verdi Mustafa. “Bak Ahmet okuyor, onun işi başka. Sen evin kızısın. Hem bu fabrikada maaşını alırsın, elin boş durmaz. Evlenme vakti gelince de… işte o zaman bakarız.”
Esengül, babasının son sözlerinde saklı niyeti anlamıştı. “Evlenme vakti…” Bu, onun için kapıların birer birer kapanması demekti. Ama içinde, kimsenin fark etmediği bir direnç vardı. O gece yatağa girdiğinde uyuyamadı; tavanın karanlıkta beliren çizgilerine bakarken kendi kendine fısıldadı:
— Ben yine de okuyacağım…
Ama dediği olmadı. Esengül, her gün fabrikadaki işine gidip gelmeye başladı. Fabrika üç vardiya çalışıyordu; bazen gece gidiyor sabah çıkıyor, bazen sabah gidip öğleden sonra dönüyordu. Vardiya saatleri değiştikçe, yorgunluğu da, iç sıkıntısı da değişmiyordu.
Mustafa artık iş aramaktan vazgeçmişti. Gün boyu kahvede, tavla sesleri ve nargile dumanı arasında vakit geçiriyor; çayını kahvesini kızının alın teriyle yudumluyor, sanki dünyada hiçbir derdi yokmuş gibi keyfine bakıyordu.
Bu durum Esengül’ün zoruna gidiyordu. Her sabah işe gitmek için erkenden kalkarken babasının hâlâ uyuduğunu görmek, akşam eve geldiğinde ise onu kahvehaneden çıkarken karşılamak, içini acıtıyordu. “Bir gün olsun, ‘Kızım, bugün ben de bir iş baktım’ dese,” diye geçiriyordu içinden. Ama Mustafa’nın dudaklarından böyle bir söz çıkmıyordu.
Esengül, eve yorgun argın döndüğünde, sofrada babasının gönül rahatlığıyla oturduğunu görünce hem kırılıyor hem de öfkeleniyordu. Ona göre bu, yalnızca tembellik değil; kendi emeğine, kendi geleceğine vurulan bir zincirdi.
Esengül ve arkadaşları istirahat saatlerinde yemeklerini yedikten sonra fabrikanın bahçesine çıkıyorlardı. Bahçede birkaç bank, çimenlik alanlar ve bir de kamelya vardı. Kızlar bazen çimenlere uzanır, bazen kamelyada oturur, türküler ve şarkılar söyler, kahkahalar atarlardı.
Esengül ise çoğu zaman gülmezdi. Oturduğu yerde uzaklara dalar, gözleri başka bir âleme kaybolurdu. Arkadaşları onun bu hâline hem üzülüyor hem de teselli etmeye çalışıyordu.
Yine böyle bir gün, istirahat saatinde arkadaşları bu kez ısrarcı davrandı.
— Hadi Esengül, sen de bir türkü söyle. Hep biz söylüyoruz, dediler.
Esengül, önce çekindi. Ama ısrarlar artınca derin bir nefes aldı, gözlerini bir noktaya dikti ve hüzünlü bir türkü söylemeye başladı. Sesi, fabrikanın uğultusunu bastıracak kadar güçlü ve berraktı. Her nota, içinde sakladığı özlemleri, yarım kalmış hayalleri fısıldıyordu.
Türkü bittiğinde bahçede kısa bir sessizlik oldu. Ardından arkadaşları onu alkışlara boğdu.
— Niye bugüne kadar bizden bu güzel sesini sakladın? diye sordular.
Esengül ise hafifçe gülümsedi ama cevap vermedi. Çünkü o türkü, sadece onların duyduğu bir melodi değil, kendi içine açtığı bir yaraydı.
O gün, fabrikanın bahçesinde esen hafif rüzgâr, istirahat eden kızların seslerini dışarıya taşıyordu. Bahçenin yanındaki yoldan, penceresi açık arabasıyla her zamanki gibi yavaşça geçen Ferit, göz ucuyla yine kızlara bakıyordu. Genellikle bu saatte oradan geçer, onların neşesine, gülüşlerine tanık olur, bazen de laf atıp sohbet etmeye çalışırdı.
Fakat bu kez farklı bir şey oldu. Bir ses… Hüzünlü, derinden gelen, insanın kalbine işleyen bir türkü sesi, açık pencereden içeri doldu. Ferit, direksiyon başında adeta irkildi. Bugüne kadar orada çok ses duymuştu ama böylesini hiç duymamıştı. Sanki türkü, yolun tozunu, fabrikanın gürültüsünü, havadaki tüm uğultuyu susturmuştu.
Başını çevirip bahçeye baktığında, kızların ortasında, gözleri uzaklara dalmış bir genç kız gördü. Arkadaşları etrafını sarmış, hayran hayran dinliyordu. Onun kim olduğunu öğrenmek için etrafa bakındı; bir iki tanıdık yüz gördü, kısa bir sohbetle adını öğrendi: Esengül.
Her zaman çapkınlık peşinde koşan Ferit, yoluna devam ederken aklında tek bir düşünce vardı:
“Onunla mutlaka tanışmalıyım.”
Ferit, günlerce Esengül’ün peşinden koştu; tek amacı, onunla tanışmak ve birkaç kelime edebilmekti.
Fakat Esengül’ün gözü kimseyi görmüyordu. İçinde bulunduğu sıkıntılı durum, yarım kalan hayalleri ve eğitimine devam edememenin derin üzüntüsü, onu insanların ilgisine kapalı bir hâle getirmişti.
Ne var ki günler sonra, Ferit’in bitmeyen ısrarlarına artık daha fazla kayıtsız kalamadı. Mahallenin dedikodularından uzak durmak için, kimselerin bilmeyeceği, tenha bir yerde buluşmayı kabul etti.
Buluşma günü geldiğinde Esengül, sabahın erken saatlerinden beri huzursuzdu. Elini neye atsa yarım bırakıyor, aklı sürekli gideceği yerdeydi. İçinde, hem merak hem de bir tür tedirginlik vardı.
Ferit ise buluşma saatinden çok önce oraya gelmiş, etrafta volta atıyordu. Kalbi, Esengül’ü ilk kez bu kadar yakından görecek olmanın heyecanıyla hızlı hızlı atıyordu.
Buluşma yeri, mahallenin epey uzağında, eskiden tren yolu kenarına yapılmış, şimdi sessizliğe bürünmüş küçük bir çay bahçesiydi. Masaların üzerinde sararmış plastik örtüler, köşelerde yıllanmış sardunya saksıları vardı. Çay ocağından gelen fokurtu ve uzaklardan geçen trenin uğultusu, sessizliği bölüyordu.
Esengül adımlarını ağırlaştırarak içeri girdi. Üzerinde sade bir elbise, saçları omuzlarında serbestçe duruyordu. Ferit onu görünce ayağa kalktı, dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.
— Hoş geldin, dedi.
Esengül başıyla selam verdi, oturmadan önce etrafa kısa bir bakış attı; sanki tanıdık bir yüz görecekmiş gibi temkinliydi.
İlk dakikalar sessizlik içinde geçti. Ferit, Esengül’ün bakışlarını yakalamaya çalışıyor, o ise gözlerini uzaklara çeviriyordu. Bir süre sonra Ferit cesaretini toplayarak,
— Seni ilk gördüğümde… sesini duymuştum, dedi. “O türkü hâlâ kulağımda.”
Esengül’ün gözlerinde kısa bir süreliğine yumuşayan bir ifade belirdi. Ama bu ifade hemen yerini uzak, dalgın bir bakışa bıraktı. İçinde biriken kırgınlıklar, hayal kırıklıkları hâlâ çok tazeydi.
Bu kaçamak buluşmalar haftalarca sürdü. Ferit, zamanla Esengül’ü arabasıyla alıp gezmelere götürmeye başlamıştı.
Fakat Esengül, her ne kadar bu anlarda kafasını dağıtsa da, içten içe içinde bulunduğu durumu ve babasının sorumsuzluğunu düşündükçe ona karşı hiddeti daha da artıyordu.
Bazı günler eve geç dönüyor, annesi merakla “Nerede kaldın kızım?” diye sorduğunda, işlerinin yoğun olduğunu, mesaiye kaldığını söylüyordu. Oysa gerçek bambaşkaydı; işten çıkar çıkmaz Ferit’le buluşuyor, şehirde dolaşıyor, bazen sahilde oturuyor, bazen de sessiz sokaklarda yürüyerek saatler geçiriyorlardı.
Esengül, bu gezilerin ona kısa süreli bir özgürlük verdiğini hissediyordu ama vicdanında, annesine söylediği yalanların ağırlığı yavaş yavaş birikmeye başlamıştı.
Gece vardiyasında çalıştığı bir günün sabahında, Esengül eve dönmemişti.
Mustafa, her zamanki gibi hiç aldırış etmeden kahvehaneye gitmişti. Kardeşi Ahmet ise babasından önce evden çıkmış, ilk dersine yetişmek için koşa koşa okuluna gidiyordu. Evde bir tek Emine kalmıştı; bir yandan ev işleriyle uğraşıyor, bir yandan da kızını merak ediyordu.
Saatler ilerledikçe içini kemiren huzursuzluk dayanılmaz hâle geldi. Sonunda elindeki işi bırakıp, Esengül’le aynı vardiyada çalışan komşu kızının evine gitti.
— Kızım, dün gece Esengül nasıldı, vardiya bitti mi? diye sordu telaşla.
Komşu kızı şaşkın bir ifadeyle başını salladı:
— Teyze… Esengül dün gece vardiyaya hiç gelmedi ki.
Bu sözler Emine’nin yüreğine taş gibi oturdu. Panikle eve döndü, kahveye haber salıp Mustafa’yı çağırttı. Mustafa, keyfi bozulmuş bir edayla geldiğinde, Emine olan biteni nefes nefese anlattı. İkisi birlikte önce fabrikaya, ardından karakola gittiler. Fakat Esengül’den hiçbir iz yoktu.
O sırada, Esengül çoktan Ankara’ya varmıştı. Ferit’in “halam” dediği kadının evine yerleşmiş, mahallesinden, ailesinden, çocukluk kokusundan çok uzakta yeni bir hayatın içine adım atmıştı.
Fakat bu yeni hayat, Ferit’in hayal ettiği gibi değildi. Esengül, onun tüm ısrarlarına rağmen mesafesini koruyor, kendi içinde hâlâ geçmişinin yükünü taşıyordu.
Bir akşam, Ferit Esengül’ü alıp Ankara’nın ünlü Sakarya Caddesi’ndeki bir Türkü Bar’a götürdü. Amacı belliydi: ona içki içirip rahatlatmak ve kendi isteklerini kabul etmesini sağlamak.
Esengül, böyle bir ortama ilk kez giriyordu. Başta tedirgindi ama Ferit’in ısrarına dayanamayıp bir kadeh rakı içti. Biraz gevşemiş, üzerindeki gerginlik hafiflemişti.
Sahnede sanatçılar türküler söylüyor, masalardaki müşteriler hem yiyip içiyor hem de onlara eşlik ediyordu. Bir süre sonra Esengül de dayanamayıp sahnedeki sanatçının söylediği türküyü mırıldanmaya başladı. Bu güzel ses, salondakilerin dikkatini çekti. Sahnede söyleyen sanatçı, gülümseyerek durdu ve mikrofonu Esengül’e uzattı.
Esengül önce çekinse de, onu kırmayarak mikrofonu aldı ve türküyü tamamladı. Türkü bittiğinde salondan alkışlar yükseldi; bazı müşteriler ayakta, “Bir tane daha!” diye bağırıyordu. Zaten hüzünlü olan Esengül, bu kez daha derin bir ezgiye başladı. İkinci türküsünü de bitirdiğinde, masalara doğru ilerleyen bar sahibi yanlarına geldi.
“Sesin çok güzel,” dedi samimiyetle. “İstersen bazı akşamlar burada sahneye çıkabilirsin.”
Esengül önce şaşırdı, ardından tereddüt etmeden kabul etti. Böylece hem para kazanacak hem de kendi ayakları üzerinde durmaya bir adım daha yaklaşacaktı.
O gece, mekândan ayrılırken içinde sevinç vardı ama bu sevinçle birlikte kararlı bir düşünce de zihninde netleşmişti: Ferit’ten bir an önce kurtulmalıydı. Onun ne amaç güttüğünü artık çok iyi biliyordu.
Ferit ise hâlâ istediğini elde edememişti. Aralarındaki mesafe her geçen gün artıyordu. Birkaç gün sonra, bar patronunun yardımıyla Esengül bir apart otele taşındı. Ferit umduğunu bulamayınca çareyi İstanbul’a dönmekte buldu.
Türkü Bar’da çalışmaya başladıktan birkaç gün sonra, orta yaşlı kadınlı erkekli bir grup mekâna geldi. Üzerlerinden huzurlu bir yaşamın izleri okunuyordu; belli ki çoğu emekliydi ve eşleriyle birlikte biraz eğlenmek, dostlarıyla vakit geçirmek için gelmişlerdi.
O sırada sahnede Esengül vardı. Mikrofonu elinde, duygulu sesiyle türküsünü söylüyordu. Grup masalarına otururken, içlerinden bir karı koca gözlerini sahneden ayırmıyor, arada birbirlerine anlamlı bakışlar atıyorlardı.
Türkü bitince Esengül, sahneden inip boş bir masaya oturdu. Birkaç yudum su içip dinlenmeye hazırlanırken, az önce dikkatle kendisini izleyen çift yerlerinden kalktı. Yanına geldiler.
Adam, yumuşak bir sesle,
— Esengül… dedi.
Kadın da gülümseyerek,
— Nasılsın kızım? diye ekledi.
Esengül, bir an durakladı; sonra onları tanıyınca hızla ayağa kalktı. Ezile büzüle selam verdi, hâl hatır sordu. Bu adam, ilkokul öğretmeni Zeki Bey, yanındaki ise eşi Ayşe Hanım’dı.
Onları masasına davet etti. Bir süre sohbet ettiler. Zeki Bey, emekli olduktan sonra Ankara’ya yerleştiklerini, çocuklarının ise büyüyüp evlendiklerini, farklı şehirlerde yaşam kurduklarını anlattı. O gece ise bir arkadaşlarının emekliliğini kutlamak için geldiklerini söyledi.
Karşılıklı konuşma ilerledikçe Esengül de kendi hikâyesini, yaşadıklarını anlattı. Zeki Bey ile Ayşe Hanım, onu dinlerken derin bir üzüntüye kapıldılar. Arada birbirlerinin gözlerine bakıyor, sanki sessizce bir şeyler konuşuyorlardı.
Bir süre sonra Esengül tekrar sahneye çağrıldı. Mikrofonu eline alıp türkü söylemeye hazırlanırken, Zeki Bey ile Ayşe Hanım da arkadaşlarının bulunduğu masaya döndüler.
Birkaç gün sonra, Zeki Öğretmen eşi Ayşe Hanım ile birlikte yeniden Türkü Bar’a geldi. Bu kez amaçları belliydi: Esengül’ün adresini öğrenip onu ziyaret etmek.
Adres ellerine geçtiğinde, hiç vakit kaybetmeden apart otele doğru yola koyuldular.
Esengül, o sırada odasında tek başına oturuyordu. Kapının tıklanmasıyla yerinden kalktı, kapıyı açtığında karşısında eski öğretmeni ile eşini görünce şaşkınlık ve sevinç bir arada yüzüne yayıldı.
— Buyurun, lütfen içeri gelin, dedi heyecanla.
Misafirlerini küçük ama tertipli odasına buyur etti. Hemen mutfağa geçip bir çay demledi, yanına da birkaç atıştırmalık hazırladı. Çaylar doldurulduktan sonra, Zeki Öğretmen tam söze başlayacaktı ki Ayşe Hanım nazikçe onun sözünü alıp devam etti:
— Esengül, sen bir zamanlar çok başarılı, zeki bir öğrenciydin. İnanıyoruz ki hâlâ da öylesindir. Bizce, yeniden okula dönmen, hayatını değiştirmen için en doğru yol. Biz karı koca yalnız yaşıyoruz, geniş ve huzurlu bir evimiz var. İstersen yanımıza taşın, biz de sana okuman için, kendini geliştirmen için elimizden gelen her imkânı sağlayalım.
Bu sözler karşısında Esengül’ün gözleri doldu. Dudakları titredi, derin bir nefes aldı ve kendini tutamayarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ayşe Hanım yanına oturup omzuna dokunarak onu teselli etti.
Bir süre sonra sakinleşen Esengül, gözyaşlarını silip teşekkür etti:
— Ne diyeceğimi bilemiyorum… Düşüneceğim. Böyle bir teklifte bulunmanız beni çok mutlu etti, size minnettarım.
Zeki Öğretmen ve eşi biraz daha oturup sohbet ettiler. Ayrılmadan önce Esengül’ün eline telefon numaralarını ve ev adreslerini vererek, “Biz inanıyoruz ki olumlu bir karar vereceksin,” dediler. Ardından otelden ayrıldılar.
İki gün sonra, Esengül elinde küçük bir bavul ve birkaç parça eşyasıyla Zeki Öğretmen ile Ayşe Hanım’ın kapısında belirdi. Artık hayallerine kaldığı yerden devam edecek, yarıda kalan umutlarını öğretmeni ve onun eşi sayesinde yeniden filizlendirecekti.
Zeki Öğretmen ve eşi, onun böyle bir karar vereceğine inandıkları için çoktan hazırlık yapmış, evin bir odasını Esengül için düzenlemişlerdi. Esengül, yeni evine ve yeni hayatına başlamak için odasına yerleştiğinde, sıcak ve huzurlu bir ortamın içinde bulmuştu kendini. Artık yalnız değildi; yeni ailesi vardı.
Zeki Öğretmen, hiç vakit kaybetmeden Esengül’ü yanına alıp yakınlardaki bir liseye kaydını yaptırdı. Türkü Bar’daki işi konusunda da bir çözüm buldular: Derslerini aksatmamak şartıyla, bazı akşamlar birkaç saatliğine çalışmasına izin verilecekti. Esengül, bu teklifi memnuniyetle kabul etti. Böylece hem okuyacak hem para kazanacak hem de yeni ailesine yük olmayacaktı.
Yıllar böylece akıp gitti. Esengül, disiplinli çalışmasıyla liseyi bitirdi ve üniversite sınavlarına girdi. Ortaokul yıllarında avukat olmayı hayal ediyordu; ancak şimdi, Türkü Bar’da çalışırken türkülerle kurduğu bağ ve müziğe duyduğu büyük sevgi, onu konservatuar fikrine daha çok yaklaştırmıştı.
Sınav sonuçlarının açıklanacağı gün, Esengül sabahın ilk ışıklarıyla uyandı. Geceden beri gözüne uyku girmemiş, zihninde türlü senaryolar dönüp durmuştu. Kimi zaman çocukluğundaki hayalleri, kimi zaman Türkü Bar’ın loş ışıkları altında söylediği türküler gelip geçmişti gözlerinin önünden.
Mutfaktan gelen çay kokusu, onu düşüncelerinden çekip aldı. Ayşe Hanım, masayı çoktan hazırlamış, “Hadi kızım, önce kahvaltını yap, sonra sınav sonucuna bakarsın,” diyordu. Zeki Öğretmen ise gazeteyi elinde tutuyor ama göz ucuyla sürekli Esengül’ü süzüyordu.
Kahvaltı yarıda kaldı. Esengül, titreyen parmaklarıyla bilgisayarın başına geçti. İnternet sayfası yavaş açılıyor, her saniye yüreği biraz daha hızlı atıyordu. Sonunda ekranda kendi adı belirdi… ve yanında yazan bölüm: Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı – Müzik Bölümü.
Bir an donup kaldı. Sonra gözlerinden yaşlar boşandı. “Kazandım…” diyebildi sadece, sesi titreyerek. Ayşe Hanım hemen yanına koştu, onu sımsıkı kucakladı. Zeki Öğretmen ise gururla, “Biliyordum kızım, senin başaracağını biliyordum,” dedi.
O an, Esengül’ün içinde tarifsiz bir huzur doğdu. Yıllar önce yarım kalan hayalleri, türlü zorlukların arasından sıyrılıp yeniden yeşermişti. Artık yalnızca bir türkücü değil, eğitimli bir sanatçı olma yoluna giriyordu. Ve biliyordu ki bu yolda yalnız yürümeyecekti; onu evlatları gibi gören bir ailesi vardı.
Esengül, üniversite eğitimini başarıyla tamamladıktan sonra TRT’nin açtığı sınavı kazanarak burada çalışmaya başladı. Yıllar içinde, ülkenin tanınan sanatçıları arasına girmeyi başardı.
Bir zamanlar söylediği o türkü, onu hayallerinden koparan babasının elinden kurtarmış; önünde umut dolu, ışıklı yollar açmıştı. Bu yolda attığı her adım, onu başarıya ve hayata daha sıkı tutunmaya taşımıştı.
O gün, genç bir kızken mırıldandığı o türküye, yıllar sonra ise kendisine kol kanat geren Zeki öğretmen ile Ayşe Hanım’a minneti sonsuzdu. Onlar sayesinde yalnızca bir sanatçı değil, aynı zamanda kendi ayakları üzerinde durabilen güçlü bir kadın olmuştu.